1 Ocak 2026, Perşembe
19:29

Zakir Avşar'dan değerlendirme: "Meşruiyet aşınırken"

Zakir Avşar'dan değerlendirme: "Meşruiyet aşınırken"

Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar, “Meşruiyet aşınırken” başlıklı köşe yazısında Türkiye’de son dönemde yaşanan siyasal tartışmaları meşruiyet kavramı üzerinden değerlendirdi.

NAZLI ÖNGÖREN / ANKARA - BHA

Prof. Dr. Zakir Avşar, "Meşruiyet aşınırken" başlıklı yazısında şunlara yer verdi:

"Son dönemde siyasal tartışmalar, belirli bir aktör etrafında kümelenmiş görünse de, asıl olarak bir dil, söylem ve yön meselesini açığa çıkarıyor.

Ana muhalefet lideri, “Dezenformasyon Üretim ve Dağıtım Merkezi” gibi çalışıyor. Bir bakıyorsunuz düşürülen insansız hava aracı ile ilgili gerçeklerle bağdaşmayan, ama Türkiye’yi itham ve ilzam eden açıklamalarda bulunuyor, bir bakıyorsunuz ülkenin ve milletin el birliği ile üstesinden gelmeye çalıştığı sorunlara yönelik manipülasyon ve provokasyon kokan mesajları üst üste sıralıyor.

Tüm bunlar artık kendisinin güvenirliğini ciddi bir şekilde tartıştırıyor ama elbette ülkemizin ve insanlarımızın kardeşliğine, değerlerine, başarılarına da zarar verici bir noktaya gidiyor…

Özellikle, yurt dışı temaslarında yaptığı açıklamalar, ülkenin iç siyasal düzenine ilişkin çarpık değerlendirmelerin uluslararası platformlara taşınması, iç politikada hukuk dışı sert suçlayıcı ifadelerini yoğunlaştırması ve buna eşlik eden sembolik krizler, yalnızca gündelik polemik üretmiyor, bu çıkışlar, siyasal eleştiri sahibinin yerini ve duruşunu tartışmalı hâle getiriyor.

Siyasal tartışmaların gürültüsü arttığında, genellikle iki şey aynı anda olur: Birincisi, söylenenler büyütülür; ikincisi, asıl olan görünmez hâle gelir.

Oysa siyasal hayatın kırılma anları, çoğu zaman yüksek sesli polemiklerde değil, meşruiyetin sessizce aşındığı alanlarda ortaya çıkar. Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar da, tek tek açıklamaların ya da münferit davranışların ötesinde, böyle bir aşınmaya işaret etmektedir.

Bu aşınma, bir iktidar-muhalefet gerilimi olarak okunamaz. Mesele, kimin haklı olduğu ya da kimin daha sert konuştuğu değildir. Asıl mesele, siyasal mücadelenin hangi meşruiyet zemininde yürütüldüğüdür. Çünkü siyaset, iktidar talebi ile birlikte meşru olma ve meşruiyeti sürdürme iddiasıdır.

Modern demokrasilerde meşruiyet, dışarıdan taşınan bir etiket değil; içeriden üretilen bir ilişkidir.

Siyasal aktörler, meşruiyetlerini seçmenle kurdukları bağdan, temsil ettiklerini iddia ettikleri toplumsal kesimlerle kurdukları anlam ilişkisinden üretirler. Bu ilişki, seçimlerle sınırlı değildir; dil, sembol, aidiyet ve süreklilik üzerinden inşa edilir.

Bu nedenle siyaset, doğası gereği içkin bir faaliyettir. Yani meşruiyetini, ait olduğu siyasal topluluğun içinden alır.

Bu içkinlik zayıfladığında, siyaset biçim değiştirir. Temsil yerini tanıklığa, ikna yerini onay arayışına bırakır. İşte bu noktada meşruiyet aşındırma süreci başlar.

Meşruiyet aşındırma, açık bir reddiye ya da doğrudan bir karşı çıkış değildir. Aksine, çoğu zaman iyi niyetli görünen söylemlerle, evrensel değer vurgularıyla, normatif referanslarla ilerler. Ancak bu ilerleyiş, meşruiyeti güçlendirmez; tam tersine, yerinden eder.

Siyasal aktör, kendi toplumundan alamadığı onayı, başka referans noktalarından telafi etmeye başladığında; siyasal mücadele, yurttaşlar arasında değil, siyasal topluluk ile dış norm üreticileri arasında yürütülür hâle gelir.

Bu, muhalefetin sertleşmesi değil; meşruiyet arayışının ve kaynağının yön değiştirmesidir.

Burada sorun, dış dünya ile temas kurulması değildir. Sorun, bu temasın iç siyasetin ikamesi hâline gelmesidir.

Meşruiyet, toplumla kurulan ilişki üzerinden değil; dışarı üzerinden yeniden tanımlandığında, siyaset kendi zeminini aşındırmaya başlar.

Demokratik sistemlerde muhalefet, iktidarı eleştirme hakkına değil, görevine sahiptir.

Bu eleştiri, sistemin kendisini ayakta tutan meşruiyet zeminini hedef aldığında, işlev değiştirir. İktidarın politikaları ile devletin siyasal bütünlüğü arasındaki ayrım silikleştiğinde, eleştiri meşruiyet aşındırmaya dönüşür.

İktidar geçicidir; devlet kalıcıdır. Bu ayrım, modern devletin temelidir. Eleştiri bu ayrımı gözetmediğinde, iktidarı zayıflatmak yerine siyasetin meşruiyet alanını daraltır.

Meşruiyet aşındırmanın en görünür biçimlerinden biri, iç siyasal meselelerin dış platformlarda tartışmaya açılmasıdır. Bu, ilk bakışta uluslararası duyarlılık ya da evrensel değer savunusu gibi sunulabilir. Ancak siyasal açıdan bu tutum, mücadelenin yönünü değiştirir.

Seçmen ikna edilmesi gereken özne olmaktan çıkar; dış aktörler dolaylı hakem konumuna yerleştirilir. Bu durumda siyaset, topluma seslenmek yerine toplum hakkında konuşur. Bu da temsil ilişkisini zedeler. Çünkü temsil, başkalarının hakemliği ile değil; toplumun rızasıyla mümkündür.

Meşruiyet aşınmasının bir başka boyutu, toplumsal travmaların siyasal dile indirgenmesidir. Darbeler, terör örgütleri ve kolektif acılar, yozlaşma ve yolsuzluklar bir toplumun ortak hafızasında özel bir yere sahiptir. Bu alan, hukukun ve ortak vicdanın alanıdır.

Bu hafıza, siyasal rekabetin gündelik malzemesi hâline geldiğinde, adalet üretmez; ahlaki alanı siyasileştirir. Travmanın araçsallaştırılması, rakibi yıpratabilir; ancak uzun vadede devletin ciddiyetini ve hukukun tarafsızlığını aşındırır. Meşruiyet, burada da sessizce zarar görür.

Meşruiyet söylemlerle ve sembollerle kurulur. Ritüeller, kamusal hassasiyetler, toplumsal değerler; siyasal temsilin görünmez bileşenleridir. Siyaset bu sembolik dünyayla bağını kaybettiğinde, temsil iddiası zayıflar.

Bu kopuş, bireysel özgürlük tartışması değildir. Sorun, temsil edenlerin, temsil ettiklerini iddia ettikleri toplumsal dünyanın anlam evreniyle temasını kaybetmesidir.

Bu temas kaybolduğunda, siyaset daha sert bir dile yönelir; çünkü meşruiyet kaybı çoğu zaman yüksek sesle telafi edilmeye çalışılır.

Bütün bu süreçler bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo nettir: Bu, basit bir siyasal sertleşme değil; siyasetin meşruiyet alanının daralmasıdır.

Maalesef bu gün, muhalefet meşruiyetini içeriden değil, dış referanslardan alan; temsil yerine normatif üstünlük iddiasına yaslanan bir siyaset anlayışıyla karşı karşıyayız.
Bu anlayış, tarihsel hafızası güçlü, egemenlik bilinci yüksek toplumlarda kalıcı olamaz. Çünkü bu toplumlar, meşruiyetin yerinden edilmesine karşı doğal bir direnç üretir.

Siyaset, toplumla kurduğu bağ zayıfladıkça daha çok konuşur, daha çok kavram üretir ve daha fazla dış referansa yaslanır. Oysa demokrasilerde iktidar da muhalefet de dışarıdan değil, içeriden kurulur.

Bugün yaşanan tartışmalar, kişilerden ve anlık polemiklerden bağımsız olarak şunu gösteriyor: Meşruiyet aşındığında, temsil krizi kaçınılmaz hâle gelir. Ve temsil krizi, sloganla değil; ancak yeniden topluma dönerek aşılabilir.

Sevgili okuyucularım; 2026’nın hepimize, ülkemize, milletimize, Türk ve İslam âlemine ve insanlığa hayırlar getirmesini diliyorum. Gazze başta olmak üzere tüm mazlum coğrafyalardaki kanın, gözyaşının dinmesini, insanların barış, huzur, sükûn ve mutluluk içinde olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum."

Benzer Haberler